LeftRight

Kategori : Tüketici Davranışları


21. yüzyılın modernitesi beraberinde yalnızlığı da getirdi. Yalnızlık, yani topluma ya da başka bir bireye bağımlı olmadan yaşayabilme bir olanak olarak sunuldu. Sanal ortamın gelişimi de, insanın yalnızlığını fark etmemesi üzerinde çok büyük etkilerde bulundu.

Öte yandan geleneksel aile yapısı, evlenme yaşının ilerlemesi, kişilerin aile kurma ve onu yaşatma yerine kendi kariyerleri odaklı seçimler yapması geleneksel aile yapısına bir nebze de olsa zarar verdi. Geçmişte alışılagelmiş “rıza gelme” anlayışı, yani hayatın ona getirdiklerine razı gelip şikayet etmeme, her bir bireyin ekonomik olarak da kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve kendi hayatına yön verme iradesine sahip olduğu inancının gelişmesiyle yok olmaya yüz tuttu. Bazı ülkelerde bu tablo çok daha kötü durumda. Örneğin Rusya’da her 2 evlilikten 1’i boşanma ile sonuçlanıyor. Ülkede kadın nüfusu erkek nüfusundan 10 milyon fazla ve 5 milyon bekar/boşanmış anne yer alıyor. [1] ABD’de ise her 3 çocuktan 1’i ailesiz büyüyor.


Geçenlerde Bauhaus’a girmiştim. Yapı marketlere giden erkekler, bujitericiye girmiş kadınlardan farksızdır. Kadınlara haksızlık yapmayalım, onlardan çok daha beterdir. İhtiyacı olsun olmasın herşeyi eller, bakar, dener ve sonrasında da pek çok gereksiz şeyle kapıdan çıkar. Yılda 1-2 kere kullanacağı kafaya takılan madenci lambasından tutun da evde onun açılabileceği hiç bir şey olmayan ince tornavida takımına kadar herşeyi almaya eğilimlidir o adam.  Takım üstelik, erkeklere satılan şeyler takımdır genelde. Çünkü bu sayede daha çok sayıda gereksiz şeyi, sırf sayısı ve çeşidi daha fazla diye, daha pahalı fiyata satabilirsiniz. Tek bir tornavidaya 10 lira vermektense %90’ını kullanmayacağı 10 uçlu bir tornavida takımına 15 lira vermeyi yeğler erkekler. Geçenlerde araç içi şarj aleti alırken şu 10 başlıklılardan aldıktan sonra kendime sormuştum: “Tamam şu uç senin telefon için ama geri kalan 9 taneyi ne yapacaksın?”. Sonra o da bozuldu, zaten doğru düzgün şarj etmiyordu, telefonu amuda kaldırmak gerekiyordu.


İnsanların korkuları vardır. Her zaman ve çok şeye dair. Sahip olduklarını kaybetmekten korkar insan. Sağlığını, varlığını, sevdiklerini, sevdiklerinin sağlığını, mutluluğunu, huzurunu, patronunun güvenini ve daha nicelerini…

Pazarlama insanların zaaflarından faydalanır. Bunu etik bulmayabilirsiniz ama pazarlamada işler böyle yürür. Birinin sömürülmeye değer güçlü bir duygusu varsa mutlaka sömürülür. Korku pazarlaması da kişileri korkutarak satın alma tercihi yaratan bir yöntemdir.

Korku pazarlamasında başarılı olmak için dört temel adım vardır:

  1. Kişiye korkacağı, korkması gereken şeyi göster. Onun ne ölçüde zararlı olduğunu anlat.
  2. Kişiye onun kendisinin başına gelme olasılığı olduğunu göster, hissettir.
  3. Zararın boyutunu göster.
  4. Kişiye korku unsurunu nasıl alt ettiğini göster. Kahramanlık hikayeni anlat.

Bu günlerde pek çok insanın aklındaki soru bu. Acaba Davos’taki “One Minute” olayını entegre bir iletişim kampanyasına dönüştürmeyi başaran, 10 yılı aşkın süredir bu ülkenin başında yer alan ve her seçimde oylarını artıran Erdoğan acaba iletişim becerisini kayıp mı etti? Bu eylemlerde segmentasyon yapmak biz iletişim uzmanları için de sakıncalı. Çünkü bitaraf olduğumu söylediğimde bertaraf olmam gerektiğine dair bir algıyla karşı karşıyayım. Bi taraf olmam gerekiyorsa bugün kendi tarafımdayım, Dücane Cündioğlu

Haline daha fazla şükreden ve daha azla yetinebilen insanlar eski binyılın en mutlu insanlarıydı ve yeni bin yılın da en mutlu insanları onlar olacaklar.



Otomobil almak için sıraya girilen zamanları hiç bilmedim. Parası verilir, sıraya girilir, sıra gelince ürün alınırmış. Üreticinin kral olduğu, ürünün az olduğu zamanlarmış o zamanlar ve satıcı da kralmış. Kuralları kendisi koyarmış o zamanlar. Müşteri belki kilometrelerce uzaktan ayağına gelirmiş. Parayı peşin verirmiş. Müşteri parayı verdi diye her istediğini alamaz, elinizde olana razı olurmuş. Henry Ford da bu günleri tahmin etmiş olacak ki otomobili ilk ürettiği zamanlar “Otomobil dediğin siyah olur.” şeklindeki yaklaşımıyla tüketicilerin şımarmasını engellemek ve olaya hâkim olmak istemiş. Zaman geçtikçe ise hâkimiyet tüketiciye geçmiş, üstelik o şimdi parası olmasa da alma lüksüne sahip. O şimdi haksız olsa da haklı çıkma gücüne sahip…

Peki nasıl bu hale geldik? Yani tüketici nasıl kral oldu?


Ta doğduğumuz zaman başlıyor mesele. Kaç kg doğdu? 3 kilodan az mı fazla mı? Neyse önemli değil sağlıklı olsun da. Büyümeye başlarken de boyumuz ölçülüyor. Kısa kalırsak üzülüyoruz. Ne kadar uzun olduğumuz önemli çünkü. Uzun boylu insanların eş bulmaktan tutun da iş hayatında başarılı olmaya kadar pek çok alanda avantajlı oldukları ispatlanmış bir gerçek. Okula gitmeye başladığımızda ise durum çok daha vahim bir hal almaya başlıyor. Bu, başarımızın rakamlarla ölçülmeye başladığı ilk anlar. Buna alışmaya çalışıyoruz. Yazılı sınavdan 5 almaya çalışıyoruz. Beş! O zamanlar en büyük rakam bizim için.


Şu an Yeteneksiz Siniz Türkiye’de PSY konuk. Hepinizin çok iyi bildiği gibi Gangnam Style şarkısının sahibi Koreli şarkıcı kısa sürede gerçekten pek fazla kimsenin sahip olamayacağı bir ün elde etti. Araştırmalar olumsuz olayların dikkat çekme ve yayılım gücünün çok daha hızlı olduğunu gösteriyor. Yani gazete ve ana haberlerin cinayet, taciz, yangın, soygun gibi şeylerle dolu olmasının bir nedeni var. Kötü şeyler dikkat çekici olduğu için yayılıyor. Peki iyi şeyler neden yayılır? Bunu Malcom Gladwell “Takıntı” olarak ifade ediyor. Aslında bazı şeylerin belirli bir kırılma anından sonra tercih edildiği için tercih edilmeye başladığını ve bu nedenle de takıntı haline gelip yayıldığını söylüyor.


Bir kadın bir kıyafet mağazasının vitrininin önünden geçiyor. Hiç durmuyor. Şöyle bir vitrine göz atıyor, kapıdan içeriye bakıyor ve durmadan devam ediyor. Çünkü o mağazadaki kıyafetlerin üzerine olmadığını biliyor. Muhtemelen o kıyafetler vücudunu güzel göstermiyor. Hemen yanındaki mağazaya giriyor. Sağ taraftan mağazayı gezmeye başlıyor. Kıyafetlerden birkaç tanesini askıdan alıyor, üzerine tutuyor ve burun kıvırıp devam ediyor. Kıyafetin yakasını beğenmedi. Muhtemelen dekoltesi fazla geldi ya da kıyafet omuzlarını küçük gösterdi.


Merhabalar,

Bu, yazdığım kitaba şimdi eklemeye karar verdiğim bir başlık. Nedenini bilmediğimiz ama yapıp durduğumuz şeyler var hayatımızda. Hatta hayatımız bunlarla dolu desek yeridir. Tokalaşırız mesela, nedendir bilmeyiz. Öyledir çünkü. Biz doğduğumuzda öyleydi. Bizim yaşamımızda da öyle. Popolarımızı tokuşturmuyoruz iyi ki her karşılaşma da. Ama o da olabilirdi. Atalarımıza şükredelim :)


Merhabalar,

Önce “Moda” kavramından başlayalım. Moda kelimesi

Türk Dil Kurumu tarafından aşağıdaki şekilde tanımlanmış.

1. isim Değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik

2. Belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni, bir şeye karşı gösterilen aşırı düşkünlük

3. sıfat Geçici olarak yeniliğe ve toplumsal beğeniye uygun olan