LeftRight

Kategori : Siyasi Pazarlama


Selamlar,

Erdoğan’ın logosu piyasaya çıktı. Logoya gelmeden önce bi konuyu netleştirelim. Bu seçimin bir Cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacağını belirtmekte fayda var. Evet, bu seçim kesinlikle Cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacak. Bu seçim Başkanlık seçimi olacak. Erdoğan bunun sinyallerini epeydir veriyordu zaten de şimdi yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Twitter’daki bu #etiket olayı özetliyor bence. #yenitürkiyeninbaşkanı


Selamlar,

Bir seçim arefesinde daha yazıp yazmamak konusunda tereddüt ediyorum. Siyaset, iletişimin, markalaşmanın ve pazarlamanın en güçlü örneklerini gördüğümüz ve marka tercihinin güçlü bir sosyolojik temele dayandığı hatta tercih edenler arasında güçlü taraflar yarattığı bir alan. O yüzden rasyonel düşünmek pek mümkün değil.

Daha önceki seçimlerde de seçim arefelerinde yazılar yazmıştım. Baykal’ın tutarsızlığının oy yerine sorun getireceğinden bahsetmiştim geçen yerel seçimler öncesinde. Çarşaflı kadınlara rozet takmanın oy değil algı karmaşası yaratacağına değinmiştim. 2011 seçimlerinde CHP’nin niye yine kaybedeceğini de yazmıştım. “Türkiye rahat bir nefes alacak” mesajını “Türkiye’nin derdi rahat nefes almak değil” diyerek yanlış bulmuştum. Seçim sonrasında pek çok kişi de bu noktaya değinerek mesajın yanlış verildiğini söylemişti.


Marketing Türkiye, 1 Ekim

Futbol, siyaset ve din kişilerin kurumlardan ön planda bulunduğu alanlar olarak göze çarpıyor. Çünkü liderin bu yapılara olan katkısı, raflarda gördüğümüz her hangi bir üründen çok daha fazla. Öte yandan lider, bu yapıların hepsinde markanın kendisinden daha ön planda. Futbolda ise teknik direktörün takıma ilişkin hissedilen etkisi belki de diğer tüm sporlardan fazla. Bunu kaybedilen bir maçtan sonra “istifa” seslerinin yükselmesinden de anlayabiliriz. Futbol pek çok spordan daha fazla takım oyunudur ve bu nedenle de bu takımın iyi bir lidere ihtiyacı vardır. Öte yandan futboldaki az gollü yapı da bunu destekler. Pek ala yapılan oyuncu değişiklikleri ve taktiklerle maçın yönü değiştirilebilir. Yani teknik direktörün rakip takıma karşı oyuna sürdüğü kadronun, maç içinde yürüttüğü taktiklerin, oyunculara yaptığı yönlendirmelerin ve oyuncu değişikliklerinin maça olan etkisi çok hissedilir düzeydedir.


İnsanların korkuları vardır. Her zaman ve çok şeye dair. Sahip olduklarını kaybetmekten korkar insan. Sağlığını, varlığını, sevdiklerini, sevdiklerinin sağlığını, mutluluğunu, huzurunu, patronunun güvenini ve daha nicelerini…

Pazarlama insanların zaaflarından faydalanır. Bunu etik bulmayabilirsiniz ama pazarlamada işler böyle yürür. Birinin sömürülmeye değer güçlü bir duygusu varsa mutlaka sömürülür. Korku pazarlaması da kişileri korkutarak satın alma tercihi yaratan bir yöntemdir.

Korku pazarlamasında başarılı olmak için dört temel adım vardır:

  1. Kişiye korkacağı, korkması gereken şeyi göster. Onun ne ölçüde zararlı olduğunu anlat.
  2. Kişiye onun kendisinin başına gelme olasılığı olduğunu göster, hissettir.
  3. Zararın boyutunu göster.
  4. Kişiye korku unsurunu nasıl alt ettiğini göster. Kahramanlık hikayeni anlat.

Bu günlerde pek çok insanın aklındaki soru bu. Acaba Davos’taki “One Minute” olayını entegre bir iletişim kampanyasına dönüştürmeyi başaran, 10 yılı aşkın süredir bu ülkenin başında yer alan ve her seçimde oylarını artıran Erdoğan acaba iletişim becerisini kayıp mı etti? Bu eylemlerde segmentasyon yapmak biz iletişim uzmanları için de sakıncalı. Çünkü bitaraf olduğumu söylediğimde bertaraf olmam gerektiğine dair bir algıyla karşı karşıyayım. Bi taraf olmam gerekiyorsa bugün kendi tarafımdayım, Dücane Cündioğlu


Selamlar,
Seçimler yaklaşıyor. Biliyorsunuz ki siyasi partiler sadece vaat satar. İktidardaki partinin muhalefet partilerinden farkı geçmişte yaptıklarını işaret edip gelecek vaatlerini daha gerçekçi kılmaktır. Marka vaadi dediğimiz şeyin belki de üründen en bağımsız, “sek vaat” halini burada görürüz. Size hiç bir ürün vermeden sizin satın alma kararını vermeniz isteniyor ve işin kötüsü satın alım işleminin iadesi de mümkün değil. Geçen seçimlere göre nispeten farklı bir seçim izliyoruz. Televizyon reklamları çoğunlukla başarılı ve etkileyici. Ancak muhalefetler yine pazarlama, marka, hedef kitle, marka vaadi meselesinde sınıfta kalıyorlar. Keşke Obama gibi muhalifler olsa da şöyle yaratıcılık dolu kıran kırana bir seçim izlesek (Seks kasetleri yerine).


Milliyette bugün çıkan habere göre CHP’nin oyları her geçen gün artıyormuş. Kaynaksa profesyonel araştırmalardan daha doğru sonuçlar veren Baykal’ın sezgileri.

“Çıkan anket rakamlarını biz de duyuyoruz, onları bilemem ama düzenli bir biçimde oyumuz artıyor, AKP’ninki ise düşüyor. Gittiğimiz yerlerde de bunu görüyoruz. Artık bunların gidici olduğu görüldü. Bir defa düşüş başladı mı onu engelleyemezler.”


Gerek yerel seçimler ve gerekse Obama’nın seçim başarısı siyasi iletişim ve pazarlama konusunu son dönemlerin popüler başlığı haline getirdi. Amerika’da temelde cumhuriyetçiler ve demokratlar şeklinde olan bölümleme kendi siyasi geçmişimizde defalarca değişti. AKP’den önceki dönemde sağ-sol bölümlemesi siyasi partilerin argümanları oldu. Öte yandan çikolata pazarı bölümlemek kadar masum olmayan bu bölümleme, ne yazık ki kötü sonuçlara sebep olarak “bölümleme” değil doğrudan “bölme” ye sebep olayazdı.


İnternet kullanımının gün gün arttığı memlekette blog sayısı da artıyor. Kendimizi ifade etme hevesimiz, paylaşma hevesimiz kabına sığmıyor doğrusu. Şunun şurasında internetle tanışalı ne kadar oldu ki? Facebook’a iki yıl önce kaç kişi üyeydi ve şimdi üye olmayan var mı ki?